Freelance & Blogger
Gündem Bizim, 2011 yılından beri yayında olup, hayata farklı açılardan bakmaya çalışan kişisel blog yazarı Ömer tarafından kuruldu.

Kitaplığımızdaki Okunmamış Kitaplar Neden Çoğalıyor?

0

Kargo paketi elinde. Bandı yırtıyorsun, kitabın kapağını avucunun içinde tutuyorsun, birkaç saniye sırtındaki yazıya bakıyorsun. Sonra o kitabı, tam da benzer bir heyecanla alınmış öteki kitapların yanına, rafın boş kalan son aralığına yerleştiriyorsun. Üstelik belki kapağını bile açmadan.

Belki bu akşam. Belki hafta sonu. Kim bilir.

Bu sahne bir aksaklık gibi gelmiyor, değil mi? Aksine çok tanıdık bir düzen gibi işliyor. Kitaplar geliyor, raf doluyor, okuma hızın aynı kalıyor. Aradaki fark büyüdükçe kitaplık sessiz bir muhasebeye dönüşüyor: Her sırt, bir gün ayıracağına söz verdiğin bir akşamı temsil ediyor.

Ve bir yerde şu soru beliriyor:

Ben gerçekten kitap okumak mı istiyorum, yoksa kitap okuyan biri olma fikrini mi seviyorum?

Soru suçlayıcı duruyor. Ancak biraz bekleyip bakınca suçlamadan çok bir merak sorusu olduğu anlaşılıyor. Çünkü ikisi de aynı anda doğru olabilir. Yani bir bakıma bakış açına göre değişir.

Okuyabileceğinden Fazlasını Alma İsteği

Kitap satın almak, okumanın tersine, anında biten bir iş. Birkaç dakika sürüyor, net bir sonucu var, elinde tutabileceğin bir şeye dönüşüyor. Okumak ise bitmeyen bir işe benziyor: dikkat ister, sessizlik ister, yorgun olmadığın bir saat ister.

Bu yüzden satın alma anı çoğu zaman okumanın kendisinden daha kolay bir tatmin veriyor. Kitabı alırken aslında bir niyeti satın alıyorsun. “Bunu okuyacağım” cümlesi, o an için “bunu okudum” kadar iyi hissettirebiliyor.

Bir de gelecekteki kendine duyduğun o iyimser güven var. Bugün yorgun olan, telefonla dikkati dağılan, iki sayfada uykuya dalan kişi sensin. Fakat kitabı alırken aklındaki okuyucu bambaşka biri. Daha disiplinli, daha derli toplu, akşamları boş olan biri.

Davranış bilimlerinde gelecek için yapılan seçimlerle bugün için yapılan seçimlerin nasıl ayrıştığı üzerine çalışmalar var. Çevrimiçi film kiralama verileri üzerine yapılan bir araştırma. İnsanların ileride izlemek üzere seçtiği “ağır” filmlerin, hemen izlenmek üzere seçilen hafif filmlere göre çok daha uzun süre izlenmeden beklediği gözlenmiş. (Milkman, Rogers ve Bazerman, Management Science). Bunu senin kitaplığına dair kesin bir hüküm gibi okumaya gerek yok. Ancak tanıdık bir eğilimi anlatıyor: Gelecekteki bene hep daha zoru yakıştırıyoruz.

Belki de bu kadar çabuk yargılanmamalı. Bir kitabı alırken kendine bir kapı aralıyorsun. O kapıdan bugün geçmemiş olman, kapının anlamsız olduğu manasına gelmiyor.

Satın Almakla Okumak Arasındaki Mesafe

Bir kitaba sahip olmakla o kitabın içeriğini hayatına katmak arasında ciddi bir mesafe var. Ve bu mesafeyi kapatan şey para değil, dikkat. Kitaplık büyürken azalan şey bütçen değil; kesintisiz kalabildiğin zaman. Günün büyük kısmı bildirimlerle bölünüyor. Zihnin kısa, hızlı, sürekli yenilenen içeriğe alıştıkça, üç yüz sayfalık tek bir sesin temposuna girmek daha çok emek istiyor. Bu bir karakter zaafı değil; büyük ölçüde içinde yaşadığın dikkat ortamının sonucu.

Bir de şu var: Kitap satın alma alışkanlığıyla kitap okuma alışkanlığı birbirinden ayrı iki alışkanlık. Birini geliştirmek diğerini kendiliğinden getirmiyor. İkisini aynı şeyin parçası saydığımız için, raf doldukça kendimizi borçlu hissediyoruz.

İndirimler, Listeler ve “Bir Gün Okurum”

Kampanya dönemlerinde karar mekanizman sessizce değişiyor. Sepete kitap eklerken hesapladığın şey çoğu zaman “bunu ne zaman okuyacağım” değil, “bu fiyatı bir daha bulur muyum” oluyor.

İkisi farklı sorular. Birincisi hayatındaki boş zamanla ilgili, ikincisi sadece fiyatla. Fiyat sorusunun cevabı net ve hızlı olduğu için, belirsiz olan diğer soruyu kolayca bastırıyor.

Listeler de benzer bir iş görüyor. “Ölmeden önce okunması gereken” başlıklı sıralamalar gibi. Bir seti tamamlama isteği, tek bir kitabı okuma isteğinden daha güçlü olabiliyor; çünkü sayılabiliyor, ölçülebiliyor, bitişi görünüyor.

Sosyal medya ise kitabı bir nesne olarak fazlasıyla çekici gösteriyor. Güzel kapaklar, düzenli raflar, kahvenin yanındaki kitap. Bunlarda kötü bir şey yok. Ama görüntünün ilettiği şey okuma deneyiminin kendisi değil, okumanın estetiği. Estetiği satın almak ise deneyimi yaşamaktan çok daha hızlı.

“Bir gün okurum” cümlesi bütün bunları kapatan sessiz bir mühür gibi çalışıyor. O cümleyi kurduğun anda kitabın hikâyesi bitiyor. Karar verilmiş, sorumluluk belirsiz bir tarihe devredilmiş oluyor. Bu cümleden tamamen vazgeçmene gerek yok. Ama ara sıra “hangi gün?” diye sormak, rafın büyüme hızını gözle görülür biçimde değiştirebiliyor.

Okunmamış Kitaplar Sana Ne Anlatıyor?

Rafta bekleyen kitapları tek bir nedene bağlamak zor. Aynı kitaplıkta birbirinden çok farklı hikâyeler yan yana durabiliyor.

Merak. Bazı kitaplar okunmak için değil, bir konunun varlığını hatırlatmak için alınır. Osmanlı iktisat tarihi ya da kuantum fiziği rafta dururken bile sana bir kapı olduğunu söyler.

Bir başlangıç isteği. Yeni bir alana girme kararının ilk somut adımı çoğu zaman kitap almaktır. Kitap gelir, hayat araya girer; ama karar orada, sırtı görünür hâlde durur.

Sosyal etkilenme. Bir paylaşımda gördüğün, bir listede geçen, bir sohbette adı anılan kitap. Bu her zaman özentilik değil; çoğu zaman sadece merakın bulaşıcı olması.

Kaçırma korkusu. Herkesin konuştuğu kitabı almak, konuşmanın dışında kalmamanın en hızlı yolu gibi görünür.

Kampanya davranışı. Üç al iki öde. Sepette birden çoğalan kitaplar. Tek tek düşünülmeyen, toplu alınan bir yığın.

Gerçekçi olmayan hedefler. Yılda elli kitap hedefi koyup üç ayda dört kitapta kalmak nedir! Bu durum kitapları değil hedefi sorgulamayı gerektirebilir.

Zaman yetersizliği. Bazen hiçbir psikolojik açıklamaya gerek yoktur. Yorgunsundur. Hayat sıkışıktır. Kitap bekler.

Bu maddelerin hiçbiri tek başına bir teşhis değil. Hangi maddenin hangi kitaba ait olduğunu ancak sen bilebilirsin. Hatta bazı kitaplar için hiçbiri geçerli olmayabilir.

Kitaplık Bir Kimlik Alanına Dönüşebilir mi?

Kitaplıklar yalnızca depo değil. Misafir geldiğinde bakılan, video görüşmesinde arkanda kalan, taşınırken en son toplanan yer.

Bu yüzden kitaplığın nasıl göründüğü de bir anlam taşıyor. Hangi kitapların göz hizasında durduğu, hangilerinin alt rafa indiği, hangi yazarın görünür olduğu vb. hepsi küçük tercihler.

Ama burada dikkatli olmakta fayda var. “Kitap biriktirenler aslında gösteriş yapıyor” cümlesi, karmaşık bir davranışı fazla kolay bir yere indiriyor. Bir kitaplık aynı anda hem estetik bir nesne, hem duygusal bir arşiv, hem de gerçek bir çalışma aracı olabilir. Üniversitedeyken içine not düştüğün bir kitap, ilk maaşınla aldığın bir cilt, artık basılmayan bir çeviri vb. bunların okunmuş olup olmaması değerlerini belirlemiyor.

Kimlikle ilgili kısım da mutlaka olumsuz değil. Olmak istediğin kişinin izlerini etrafında tutmak, o kişiye yaklaşmanın yollarından biri olabilir. Sorun, bu izler gerçek eylemin yerine geçmeye başladığında çıkıyor. Kitapla kurduğun ilişki tamamen “sahip olma” tarafına kayar. Bu noktada okuma isteği sessizce yerini alışveriş isteğine bırakabiliyor. Bunu fark etmek, kendini yargılamanı gerektirmiyor. Sadece bakmanı gerektiriyor.

Şunu da eklemek isterim: Okumak bir üstünlük göstergesi değil. Çok kitap okuyan biri daha derin, az okuyan biri daha yüzeysel demek değil. Kitap, dünyayı anlamanın yollarından yalnızca biri. Bu yüzden “kaç kitap okudun” sorusu, “neyi merak ediyorsun” sorusunun yanında epey sönük kalıyor.

Suçluluk Şart mı? “Antikütüphane” Fikri

Japoncada bu duruma ait bir kelime var: tsundoku. Meiji döneminden gelen, “yığıp bırakmak” ile “kitap okumak” ifadelerinin birleşiminden doğmuş bir sözcük. İlginç tarafı, kelimenin Japoncada aşağılayıcı bir tonunun olmaması. Hafif bir şaka, bir tür şefkatli itiraf.

Buna yakın ikinci bir fikir, Nassim Nicholas Taleb’in Siyah Kuğu kitabında Umberto Eco’nun kütüphanesi üzerinden anlattığı antikütüphane kavramıdır. (Kitabı almak istersen buradan sipariş verebilirsin.) Eco’nun otuz bine yakın kitabını görenler genellikle “bunların kaçını okudunuz?” diye sorarmış. Taleb’e göre asıl mesele bu değil. Özel bir kütüphane, okunmuşların sergilendiği bir vitrin değil, henüz bilinmeyenin envanteri. Okunmamış kitapların sayısı arttıkça kişi ne kadar az bildiğini daha net görür.

Bu fikri her okunmamış kitap için bir muafiyet belgesi gibi kullanmak elbette mümkün. “Ben okumuyorum, antikütüphane kuruyorum” demek kolay. Ama fikrin asıl yararı başka yerde: Okunmamış kitabı bir borç olmaktan çıkarıp bir ihtimal olarak görmeni mümkün kılıyor.

Rafta bekleyen kitap seni suçlamıyor. Sadece orada duruyor.

Daha Bilinçli Almak, Daha Rahat Okumak

Buradan bir yasak listesi çıkarmak niyetinde değilim. Kitap almayı tamamen bırakmak çoğu insan için ne gerçekçi ne gerekli. Ama satın almayla okuma arasındaki makası biraz daraltmak istiyorsan birkaç pratik var.

Sepete koymadan önce tek bir soru sor. Bu kitabı bu ay mı okumak istiyorum, yoksa bir gün okuyan biri olmak mı istiyorum? İkinci cevap da meşrudur. Yeter ki bilerek verilmiş olsun.

Yeni kitap almadan önce rafa bak. Çoğu zaman aradığın konuda zaten bir kitap duruyordur. Okunmamış kitapları değerlendirmenin en hızlı yolu, yenisini almadan önce eskisini hatırlamaktır.

Kısa bir öncelik listesi yap. Elli kitaplık hedefler yerine üç kitaplık bir sıra. Bitince yenisi. Liste kısaldıkça tamamlanma ihtimali artıyor.

Her kitabı bitirme zorunluluğunu bırak. Elli sayfada sana geçmeyen bir kitabı bırakmak başarısızlık değil, seçicilik. Bırakılan kitap, okunacak kitaba yer açar.

İki hedefi ayır. “Bu yıl şu kadar kitap alacağım” ile “bu yıl şu kadar kitap okuyacağım” farklı cümleler. Karıştırınca biri diğerinin yerine geçiyor.

Okuma ortamını gerçekçi kur. Yirmi dakikalık kesintisiz bir aralık, üç saatlik hayali bir okuma seansından daha çok işe yarıyor. Telefonu odanın öbür ucuna koymak, niyetten daha etkili olabiliyor.

Kitap almayı yasaklamak yerine yavaşlat. Sepette bir gece bekletmek, indirim heyecanının sönmesi için çoğu zaman yeterli.

Bunların hiçbiri kural değil. Sadece, kitaplıkla kurduğun ilişkiyi biraz daha bilinçli hâle getirmek istersen tutunabileceğin birkaç yer.

Rafta Bekleyenler

Okunmamış kitaplara uzun süre baktığında gördüğün şey yalnızca ertelenmiş bir iş değil.

Orada, bir zamanlar merak ettiğin konular var. Girmek isteyip girmediğin alanlar. Tanımak istediğin yazarlar. Bir akşam “yarın başlarım” dediğin, o yarını hiç gelmemiş kitaplar. Kendine verdiğin, tutulmamış ama unutulmamış sözler. Belki de kitaplık, okuduklarımızın değil, olmayı denediğimiz kişilerin arşivi. Ve rafta bekleyen her kitap, o kişinin hâlâ orada durduğunu söylüyor.

İçeriğimi kaynak gösterip paylaşabilirsin. Güncel paylaşımlarım için Instagram sayfamı takip edebilirsin.

Kaynakça:

  • https://www.hbs.edu/ris/Publication%20Files/07-099_00df6c8e-2b29-43ff-8c7a-55bfe3906726.pdf
  • https://ideas.repec.org/p/hbs/wpaper/07-099.html
  • https://nesslabs.com/antilibrary

Destek Olmak İster misin?

Yorumla Bakalım

Web sitemdeki deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanıyorum. Sitemi kullanmaya devam ettiğiniz için kabul ettiğinizi düşünüyorum. Kabul Et İstersen Oku