Freelance & Blogger
Gündem Bizim, 2011 yılından beri yayında olup, hayata farklı açılardan bakmaya çalışan kişisel blog yazarı Ömer tarafından kuruldu.

Bazı İnsanların Yanında Neden Kendimizi Farklı Hissederiz?

0

Bazı insanların yanında neden kendimizi farklı hissederiz? Bu konu aklıma nerden mi geldi! Bir görüşmeden çıkıyorsun. Kahve bitmiş, vedalaşılmış, kimse kimseye kırılmamış. Ama içinde küçük bir yorgunluk var. Az önce söylediğin cümleleri aklında yeniden oynatıyorsun. Neden o kadar çok güldün, o fikre katılır göründün? Veya neden asıl söylemek istediğini söylemedin?

Başka bir gün, başka bir insanla aynı şeyi yapıyorsun. Üç saat geçiyor, saate bakmıyorsun bile. Eve dönerken hiçbir cümleni tartmıyorsun. Çünkü tartman gereken bir şey olmamış.

İki görüşmede de sen aynı kişisin. Yine de ikisinde farklı birisin.

Bunu fark ettiğimde ilk aklıma gelen bu soru oldu. Sonrasında da bir insanı sevmek ile onun yanında olduğum kişiyi sevmek aynı şey olmayabilir diye düşündüm. Bu yazımda o ikisinin arasındaki boşluğa bakmak istedim. Kolay bir cevap vermeyeceğim. Çünkü kolay cevap yok.

Bazı İnsanların Yanında Neden Daha Rahatız?

Bence kısa cevap şu: Rahatlık, çoğu zaman karşımızdaki kişinin bizi nasıl karşılayacağını tahmin edebilmemizden doğuyor. Tepkisinden korkmuyorsak, kelimelerimizi önceden denetlemeye gerek kalmıyor.

Gündelik hayatta bunun izleri çok net. Bir arkadaşınla yarım cümleyle anlaşabilirsin. Yanlış bir şey söylesen bile “ne demek istediğini anlıyorum” diyeceğini bilirsin. Sessizlik de başka bir anlam taşır. Bazı insanlarla sessizlik ortak bir alandır. Bazılarıyla ise doldurulması gereken bir boşluktur.

Bu fark çoğu zaman karşımızdaki insanın iyi ya da kötü olmasından ibaret değil. Birine alışmak, onun yanında yanılabileceğimizi öğrenmek, ona güvenmek zaman istiyor. Rahatlık dediğimiz şey, birikmiş bir güven deneyimi olabilir.

Ama bazen de tam tersi olur. Yıllardır tanıdığımız birinin yanında hâlâ geriliriz. O zaman soru değişir: Zaman geçmesine rağmen neden rahatlayamadık?

Bu soruya hemen cevap aramak zorunda değilsin. Önce farkı görmek yeter. Bir insanın yanında nefesinin nasıl değiştiğine, omuzlarının nerede durduğuna, cümlelerini ne kadar çabuk kurduğuna bak. Beden çoğu zaman zihinden önce konuşur. Kendi tepkilerini yargılamadan izlemek, sonraki bölümlerde konuşacağımız soruların ham maddesini verir.

“Kendim Olmak” Gerçekte Ne Anlama Geliyor?

Bu cümleyi o kadar çok duyduk ki anlamını yitirmeye başladı. Önce neyi kastetmediğimi söyleyeyim.

Kendin olmak, aklından geçen her şeyi söylemek değildir. Karşındakinin duygularını hiç hesaba katmamak da değildir. Kimse bir cenazede, bir iş toplantısında ve bir arkadaş sofrasında aynı biçimde davranmıyor. Davranmamalı da.

Peki o zaman ne demek istiyoruz?

Psikologlar bu konuya özgünlük (otantiklik) adıyla bakıyor. Michael Kernis ve Brian Goldman özgünlüğü tek bir şey olarak değil, dört bileşenli bir yapı olarak tarif etmiştir.

  • Kendinin farkında olmak, kendine dair bilgiyi çarpıtmadan işleyebilmek, değerlerine uygun davranmak ve ilişkilerde dürüst olabilmek.

  • Davranış bileşenindeki fikir bana özellikle ilginç geliyor: Özgün biri, yalnızca karşısındakini memnun etmek için kendi değerlerine ters davranan kişi değildir.

Bu tarif işimizi kolaylaştırıyor. Sınır “ne kadar konuştuğun” ya da “ne kadar açık olduğun” değil. Sınır, kim olduğunla ne yaptığın arasındaki mesafede.

Uyum sağlamak ile kendinden vazgeçmek arasındaki fark da burada ortaya çıkıyor. Uyum sağladığında bir davranışını ortama göre ayarlarsın. Kendinden vazgeçtiğinde ise bir değerini, bir ihtiyacını ya da bir düşüncesini ortama kurban edersin. İlkinde yine sen oradasın. İkincisinde biraz eksiksin.

Neden Bazı İnsanların Yanında Kendimizi Sürekli Kontrol Ediyoruz?

Birinin yanında kendimizi denetlemek için tek bir neden yok. Birkaç ihtimali yan yana koymak daha dürüst olur.

Yargılanma korkusu. Söylediğimiz bir şeyin bizi küçültebileceğini düşünürüz.

Yanlış anlaşılma korkusu. Niyetimiz masum olsa bile cümlemizin başka biçimde duyulacağından çekiniriz.

Onaylanma ihtiyacı. Karşımızdaki insanın görüşü bizim için fazla ağır basıyorsa, her cümleyi onun gözünden süzeriz.

Reddedilme korkusu. Gerçek düşüncemizi söylersek ilişkinin bozulacağını varsayarız.

Kendini kanıtlama ihtiyacı. Bazı insanların yanında sürekli bir sınav verir gibi hissederiz.

Geçmiş deneyimler. Daha önce açık sözlülüğün bedel ödettiği bir ilişkide bulunduysak, o alışkanlığı yeni insanlara da taşırız.

Burada kesin hüküm vermek istemiyorum. Aynı davranışın arkasında bu nedenlerden biri de olabilir, hepsi de. Bazen sorun gerçekten karşımızdaki kişide olur. Eleştirel, küçümseyen ya da tepkisi öngörülemeyen biri varsa, kendimizi korumamız mantıklı. Bazen de sorun bizim beklentimizde saklıdır. Karşımızdaki kişi hiçbir şey yapmadan bile, biz onu hayatımızda ağır bir yere koyduğumuz için kontrolü ele alırız.

Hangisinin geçerli olduğunu çoğu zaman tek bir görüşmeden anlayamayız. Zamanla, tekrar eden örüntülere bakarak anlarız.

Başkalarının Gözündeki Halimizle Kendimiz Arasında Bir Fark Var mı?

Var. Üstelik bu fark, düşündüğümüzden daha büyük olabilir.

Erica Boothby ve arkadaşlarının 2018’de Psychological Science dergisinde bir çalışma yayınladılar. Bu çalışma konuya iyi bir örnektir. Araştırmacılar, insanların sohbet sonrasında karşı tarafın kendilerinden ne kadar hoşlandığını sistematik olarak olduğundan düşük tahmin ettiğini buldu. Bunun adı “hoşlanma açığı” (liking gap). Etki laboratuvarda tanışan yabancılar arasında da, bir kişisel gelişim atölyesindeki katılımcılar arasında da, yurtta oda arkadaşı olan üniversite öğrencileri arasında da görüldü. Oda arkadaşlarında etki aylarca sürdü.

Araştırmacıların yorumuna göre insanlar kendi endişelerine fazla dalıyor. “Ne söylemeliydim, ne söyledim” diye düşünürken karşı tarafın verdiği olumlu işaretleri kaçırıyor. Sohbeti dışarıdan izleyen gözlemciler ise bu işaretleri hemen fark ediyordu.

Aynı çizgide bir başka bulgu var. Thomas Gilovich ve arkadaşlarının 2000 tarihli çalışması bu bulguları sunuyor. Bu bulgular insanların kendi davranışlarının ve görünüşlerinin başkaları tarafından ne kadar fark edildiğini abarttığını gösterdi. Benzer şekilde Gilovich ve ekibinin 1998 tarihli bir çalışmasının da sonuçlarına bakmak lazım. Sonuç, iç durumlarımızın, yani heyecanımızın ya da tedirginliğimizin başkalarına olduğundan daha görünür olduğunu sandığımızı ortaya koydu.

Bu bulguları dikkatli okumak gerek. Bunlar “kimse seni yargılamaz” demiyor. Sadece, zihnimizdeki izleyicinin gerçek izleyiciden daha sert ve daha dikkatli olabileceğini söylüyor.

Kendime sorduğum soru da aslında buradan çıkıyor. Bir insanın yanında kendimi kısarken, karşımdaki gerçek kişiye mi tepki veriyorum, yoksa onun zihnimde kurduğum haline mi?

Bu Yazımda İlgini Çekebilir ==>> “Bir Şeyler Eksik” Hissi Neden Geçmiyor?

Bazı İnsanların Yanında Neden Daha Gerçek Hissediyoruz?

İlişkilerde özgünlük üzerine yapılan araştırmaların bir kısmı tam bu soruyla ilgileniyor.

Frank Lopez ve Kelly Rice 2006’da, romantik ilişkilerdeki özgünlüğü ölçmek için bir ölçek geliştirdi. Ölçeğin iki ana boyutu var: ilişkide aldatmaya ya da sahteliğe tahammül etmemek ve yakınlık için risk alabilmek. Yani ilişkide özgün olmak, sadece dürüst olmak değil. Biraz da incinebilir olmayı göze almak.

Bu ölçek sonradan farklı ülkelerde uyarlandı. Türkiye’de 263 üniversite öğrencisiyle yapılan uyarlama çalışması var. Buna göre ölçeğin Türk örnekleminde güvenilir ve geçerli bir araç olduğunu bildirdi.

Burada abartmamak lazım. Bu çalışmaların çoğu ilişki içindeki algıları ölçüyor, “şu yüzden şu oluyor” demiyor. Ama bence genel resim tutarlı diyebilirim. İlişkilerde kendini özgün hissetmek ile ilişkiden duyulan memnuniyet ve güven birbirine bağlı görünüyor. Bazı araştırmalar ilişkiler içinde kendimizi özgün hissetmemizin iyi oluşla bağlantılı olabileceğini gösteriyor.

Neden böyle? Kesin bilmiyoruz. Benim düşündüğüm şu: Bir insanın yanında kendimizi saklamıyorsak, enerjimizin bir kısmı “nasıl görünüyorum” sorusuna gitmiyor. O enerji dinlemeye, gülmeye, düşünmeye kalıyor.

Her Farklı Davranış Kendimizden Uzaklaşmak Değil

Şimdi bu yazının belki de en önemli noktası. İş yerinde bir tonla, ailenle başka bir tonla, en yakın arkadaşınla bambaşka bir tonla konuşuyorsun. Yalnızken belki hiç konuşmuyorsun. Bunların hiçbiri sahtelik değil.

Kennon Sheldon ve arkadaşlarının 1997 tarihli bir çalışması bu konuda öğretici. Araştırmacılar, üniversite öğrencilerinin farklı rollerde kişilik özelliklerini farklı düzeylerde sergilediğini sundu. Yani insan bağlama göre değişiyor. Ama asıl ilginç bulgu şuydu: Bu değişimler, kişinin o rolde ne kadar özgün hissettiğiyle bağlantılıydı. Bunu şöyle okuyorum: Farklı olmak sorun değil. Sorun, farklılaşırken kendini kaybetmek.

Peki Kendimizden Uzaklaştığımızı Nasıl Anlarız?

Aşağıdaki sorular bir teşhis değil. Hiçbirine “evet” demek ilişkinin kötü olduğunu göstermez. Sadece kendine dürüstçe bakmak için bir başlangıç noktası.

  • Sürekli yanlış bir şey söylemekten korkuyor muyum?

  • Karşımdaki kızmasın diye düşüncelerimi saklıyor muyum?

  • Onun yanında kendimi kanıtlamaya mı çalışıyorum?

  • Bir görüşmeden sonra “neden öyle davrandım” diye düşünüyor muyum?

  • Sevmediğim şeyleri, karşımdaki seviyor diye seviyormuş gibi mi yapıyorum?

  • Hayır demekte zorlanıyor muyum?

  • O kişinin yanında kendime olan saygım azalıyor mu?

Cevaplar karışık olabilir. Bir ilişkide bazılarına “evet”, bazılarına “hayır” diyebilirsin. Önemli olan örüntü. Bir kere gerilmek ile her seferinde gerilmek farklı şeyler.

Bir şey daha: Bu soruları sorarken karşındakini suçlamak zorunda değilsin. “Bu kişi bana yanlış davranıyor” ile “ben bu kişinin yanında bir şeyden korkuyorum” iki ayrı cümle. İkincisi bile başlı başına değerli bir bilgi.

Bu konuyu düşünürken okunabilecek kitaplardan biri de Erving Goffman’ın “Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu” kitabıdır. (Dilersen hemen tıkla kitaba göz at.) Goffman bu kitabı konumuzla baya ilgili bence. Kitapta insanların gündelik ilişkilerde kendilerini nasıl sunduğunu ve farklı sahnelerde nasıl farklı roller oynadığını anlatıyor. Kitap akademik bir metin, bu yüzden yavaş okumak gerekir. Ama “farklı davranmak sahtelik midir” sorusuna başka bir pencereden bakmayı sağlıyor.

Belki de Asıl Soru “Kimin Yanında Kendimsin?” Değil

Başlıktaki soruya dönelim: Yanında kendin olabildiğin insanları mı seviyorsun, yoksa onların yanında olduğun kişiyi mi? İkisi de doğru olabilir. Ama ikisi aynı şey değil.

Bazı insanları, bizi rahatlattıkları için severiz. Bazılarını ise onların yanında içimizden çıkan yeni bir yanımız için. Bir arkadaşın yanında daha cesur, bir başkasının yanında daha meraklı, bir diğerinin yanında daha yumuşak olabiliriz. O halimizi sevmek, o insana bağlanmanın en sağlıklı yollarından biri olabilir.

Ama bazı ilişkilerde de olduğumuz kişiyi sevmeyiz. Daha kısa, daha sessiz, daha onaylı, daha temkinli birine dönüşürüz. Bu dönüşümü fark etmek önemli.

Belki de asıl soru “kimin yanında kendimsin” değil. Belki şu: Kimin yanında, olmak istediğim kişiye yaklaşıyorum?

Bu soru sana kendini bir yargıca çevirme izni vermiyor. Sadece yönünü gösteriyor. Bazı ilişkiler seni olduğun yerden alıp biraz daha geniş bir yere taşır. Bazıları seni dar bir alana sıkıştırır. Çoğu zaman ikisinin karışımıdır.

Bir sonraki görüşmeden sonra kendine bir şey sor: Bugün hangi cümlemi yutmadım? Hangisini yuttum, neden yuttum? Cevap sana hiçbir şey kanıtlamak zorunda değil. Sadece bir şeyi fark etmeni sağlıyorsa yeter.

Kaynak gösterip içeriğimi paylaşabilirsin. Güncel paylaşımlarım için Instagram sayfamı takip et.

Kaynakça

  • https://clarkrelationshiplab.yale.edu/news/following-conversations-people-believe-they-others-more-others-them
  • https://www.psychologicalscience.org/news/releases/you-probably-made-a-better-first-impression-than-you-think.html
  • https://core.ac.uk/works/224917/
  • https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC2908394/

Destek Olmak İster misin?

Yorumla Bakalım

Web sitemdeki deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanıyorum. Sitemi kullanmaya devam ettiğiniz için kabul ettiğinizi düşünüyorum. Kabul Et İstersen Oku