Hiçbir Şey Yapmadığımızda Neden Kendimizi Suçlu Hissediyoruz?
Akşam olmuş, gün bitmiş, elde tutulacak bir bahane kalmamıştır. Televizyon kapalı, telefon masada, ev sessizdir. Tam o anda, hiçbir şey yapmadan koltuğa oturduğun o birkaç dakikada, içeriden tanıdık bir ses yükselir: “Bu vakti değerlendirmeliydin.” Oysa kimse sana bunu söylemedi. Kimse elini tutup bir işe yönlendirmedi. Sadece boşluk oradaydı ve sen onu bir eksiklik gibi hissettin.
Bu duygu o kadar yaygındır ki artık fark bile edilmiyor. Dinlenirken telefonu elimize alırız, otobüs beklerken bir şeyler okuruz, yemek yerken bir dizi açarız. Sanki boş kalan her an, doldurulması gereken bir delik gibi davranıyoruz.
Bence asıl soru şu: Gerçekten dinlenmeye mi ihtiyacımız var, yoksa dinlenmeye hakkımız olmadığını mı düşünüyoruz?
Bu yazım, bu sorunun peşinden gidiyor. Kesin bir cevap vaat etmiyorum. Çünkü böyle bir cevap muhtemelen yok. Herkesin yaşam koşulları, sorumlulukları, enerjisi farklı. Ama belki ortak bir gözlemden yola çıkabiliriz. Çoğumuz, meşgul olmadığımız anlarda garip bir huzursuzluk hissediyoruz. Bu huzursuzluğun nereden geldiğini biraz açmaya çalışayım.
Meşguliyetin Bir Başarı Göstergesine Dönüşmesi
Bir tanıdığına “Nasılsın?” diye sorduğunuzda alacağınız en yaygın cevaplardan biri “Çok yoğunum” olur. Bu cümle artık sadece bir durum tespiti değil; bir çeşit statü ifadesi haline geldi. Meşgul olmak, aranan, gerekli, işe yarar biri olmakla eş anlamlı sayılıyor sanki.
Oysa yoğunluk ile üretkenlik aynı şey değil. Sabahtan akşama kadar bir yerden bir yere koşuşturmak, toplantıdan toplantıya geçmek, telefonu hiç elden bırakmamak vb. bunların hepsi yorucu olabilir ama mutlaka anlamlı bir sonuca götürmez. Kimi zaman en verimli çalışma, sakin bir zihinle kısa sürede yapılan iştir. Kimi zaman da saatlerce “meşgul görünmek”, asıl işi ertelemenin bir yoludur. Kendimden örnek vermek gerekirse; tasarımı bırakıp kitaba yöneliyorum veya bir kahve içeyim diyorum. Kısaca her an aktif olmaya çalışıyorum. Dikkat edersen bu hayat rutinim olmuş. Elimde değil ama böyle devam ediyor. Sonuçta mutluyum gerisi hikaye.
Bence burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Zorunlu meşguliyet ile gönüllü meşguliyet aynı kefeye konamaz. Geçim derdi olan, birkaç işte birden çalışan, çocuk büyüten birinin yoğunluğu farklıdır. Diğer taraftan “boş durmayı sevmediği için” sürekli kendine iş çıkaran birinin yoğunluğu da kendine göre farklıdır. Bu iki durumda farklı kaynaklardan beslenir. Bu yazı, zorunluluktan meşgul olanları hedef almıyor. Asıl merak ettiğim, meşgul olmak zorunda olmadığımız anlarda bile neden kendimizi bir işle oyalama ihtiyacı duyduğumuz.
Dinlenmek Neden Bazen Suçluluk Veriyor?
Yapılacaklar listesi bitmeden dinlenmek, pek çok insan için tuhaf bir rahatsızlık yaratır. Sanki dinlenmenin bir bedeli varmış, önce o bedel ödenmeliymişim gibi. Sonra hak edilmeliymiş şeklinde hissedilir.
Bence bu duygunun birkaç kaynağı var. Bazen kendimizi başkalarıyla kıyaslarız. Sosyal medyada birinin yeni bir proje paylaştığını, birinin erken kalkıp spor yaptığını, birinin “üretken” bir gün geçirdiğini görürüz. Sonra kendi sakin günümüz birden yetersiz gibi görünür. Bazen de içselleştirdiğimiz bir soru vardır. “Bugün ne yaptın?” Bu soruyu kimse sormaz bize. Ancak her akşam kendimize sormamız gereken bir hesap gibi zihnimizde durur.
İlginç olan şu ki, dinlenmek bile zamanla bir performansa dönüşebiliyor. “Doğru” şekilde dinlenmek, “verimli” bir tatil geçirmek, meditasyon uygulamasında günlük seriyi bozmamak… Bunların hepsi aslında dinlenmeyi bile bir başarı ölçütüne çevirebiliyor. Oysa dinlenmenin gösterilecek, kanıtlanacak bir tarafı olmak zorunda değil. Olmamalı da bence.
Burada herkesi aynı kefeye koymamak gerekir. Kimi insan için birkaç saatlik sessizlik yeterli bir dinlenmedir. Bazıları için de uzun bir yalnız kalma ihtiyacı vardır. Kimi insan hareket ederek dinlenir, kimi hiç kıpırdamadan. Suçluluk hissi, çoğu zaman bu farklılığı unutup “herkes gibi” davranmadığımızı düşündüğümüzde ortaya çıkıyor.
Telefon, Bildirimler ve Sürekli Dikkat Dağılımı
Boş bir anın nasıl doldurulduğuna dikkat ettiniz mi hiç? Asansörde beklerken, biri gecikince, bir toplantı başlamadan öncesi vb. anlarda… Farkında olmadan elimiz neredeyse otomatik olarak telefona gider. Bu artık bir alışkanlıktan çok, bir refleks halini almış durumda.
Burada önemli bir ayrım var aslında. Sessiz kalmak ile sürekli içerik tüketmek aynı şey değil. Bence telefonda geçirilen her dakika “dinlenme” sayılmıyor. Kısa videolar, bildirimler, akan haber akışları; bunlar zihni meşgul eder ama dinlendirmez. Ekran karşısında geçen zaman bazen bedenimizi hareketsiz bırakırken zihnimizi hiç durdurmaz. Hatta yolda izde kazalara bile neden olur. İşin sağlık tarafı ise gözleri ve hatta eklem ağrılarına bile neden olabilir.
Bu noktada “dijital yorgunluk” kavramından söz edilebilir. Bu terim, sürekli bildirim, mesaj ve içerik akışına maruz kalmanın yarattığı zihinsel yorgunluğu tarif etmek için kullanılıyor. Sık sık dikkat dağılması yaşamak, telefonu bırakmakta zorlanmak ya da odaklanma güçlüğü çekmek, tek başına bir tanı anlamına gelmez. Ancak yine de zaman zaman dijital detoks uygulamak iyi gelir.
Sence telefonu elimize neden alıyoruz? O anlarda gerçekten bir şeye mi ihtiyaç duyuyoruz, yoksa sessizlikle baş başa kalmaktan mı kaçınıyoruz?
Kendimizle Baş Başa Kalmak Neden Zor Gelebilir?
Bence, bu hassas bir alan. Kimse için genellemeler yapmak doğru olmaz. “İnsanlar kendilerinden kaçıyor” gibi kesin bir cümle kurmak, hem haksız hem de yanıltıcı olur. Ama şunu söyleyebilirim: Sessizlik bazen davetsiz misafirler getirir. Ertelenmiş bir konuşma, cevaplanmamış bir soru, bitirilmemiş bir düşünce vb. hareket halindeyken bunlarla karşılaşma ihtimalimiz azalır. Durduğumuzda ise bu düşünceler bazen kendini hatırlatır.
Bu, herkes için geçerli bir kural değil. Kimi insan sessizlikte huzur bulur, kimi rahatsızlık. Kimi zaman meşguliyet gerçekten bir kaçıştır, kimi zaman sadece günün doğal bir parçasıdır. Arkasında hiçbir “kaçınma” yoktur. Önemli olan, bu ihtimali yargılamadan, kendimize karşı biraz merakla yaklaşabilmek. “Neden bu sessizlik beni bu kadar tedirgin ediyor?” sorusunu kendimize sorduğumuzda, cevap her zaman dramatik olmayabilir. Bazen sadece alışkanlık meselesidir. Sürekli hareket halinde olmaya o kadar alışmışızdır ki durmak, tuhaf ve yabancı gelir.
Dinlenmek ile Tembellik Aynı Şey Değildir
Bu ayrımı yapmak, belki de yazımın en kritik noktası. Dinlenmek, bedenin ve zihnin kendini toparlaması için gereken bir süreçtir. Tembellik ise farklı bir kavramdır. Genellikle dışarıdan, yargılayıcı bir bakışla yapıştırılan bir etikettir. Bir insanın değeri, o gün ne kadar iş çıkardığıyla ölçülemez. Üretkenlik, kişinin kim olduğunu tanımlayan tek ölçüt değildir.
Dinlenmenin herkes için aynı görünmediğini de unutmamak gerekir. Kimi için dinlenmek bir kitap okumaktır, kimi için hiçbir şey yapmadan pencereden dışarı bakmaktır, kimi için yürüyüşe çıkmaktır. Hiçbir şey yapmadan geçirilen zaman, çoğu zaman göründüğünden daha değerlidir. Çünkü zihin, sürekli girdi almadığı anlarda kendi kendine toparlanma, bağlantı kurma ve dinlenme fırsatı bulur.
Bu noktada şunu söylemek yeterli olabilir: “Durmak, geri kalmak anlamına gelmez.”
Daha Dengeli Bir Hayat İçin Neleri Fark Edebiliriz?
Kesin reçeteler yerine, belki birkaç fark edilebilir alışkanlıktan söz edilebilir. Bunlar herkes için aynı şekilde işlemez. Okuyucunun kendi hayatına uyarlayacağı seçenekler olarak düşünülebilir.
-
Gün içinde, herhangi bir amaç taşımayan kısa molalar bırakmak. Bu molaların “verimli” geçmesi gerekmez.
-
Dinlenmeyi, önce hak edilmesi gereken bir ödül olarak düşünme. İhtiyaç duyulduğunda alınabilecek doğal bir şey olarak düşün.
-
Telefonla geçirilen zamanı, yargılamadan sadece fark etmek. Fark etmek, değiştirmenin ilk adımı olabilir.
-
Her boşluğu bir içerikle doldurma refleksini unutmaya gayret et. Sessizliğe birkaç saniye daha izin ver.
-
Yapılacaklar listesini gerçekçi tutmak; her günün aynı yoğunlukta geçmesini beklememek.
-
Kendi sınırlarını fark etmek ve bunu başkalarıyla kıyaslamadan kabul etmek.
-
Bazı günlerin daha durgun geçebileceğini, bunun bir başarısızlık olmadığını hatırlamak.
Bunlar birer kural değil, aslında birer davet. “Ben böyle yapıyorum sen de dene…” gibi. Uygulayıp uygulamamak senin elinde, bunu bil yeter. Hatta bu konularla alakalı aşağıdaki şu kitapları okumanı öneririm.
Kitapları almak veya incelemek için üzerine tıklaman yeterli.
Unutma! Dünyaya Boşuna Gelmedin…
Belki de mesele, meşgul olmayı bırakmak değildir. Meşgul olmadığımız anları bir eksiklik gibi görmekten vazgeçmek. Bir hayatın ne kadar dolu olduğu, sadece art arda sıralanan işlerle ölçülmüyor. Bazen bir gün, hiçbir şeyin “tamamlanmadığı” bir gün olabilir. Yine de o gün kaybedilmiş sayılmaz.
Durmak, hayatın dışına çıkmak değildir belki de. Bazen tam tersine, hayatın içinde kalabilmenin tek yoludur. Çünkü sürekli koşan bir göz, etrafındakini pek göremez. Bir yerde durup çevreye bakan biri içinse, aynı sokak, aynı oda, aynı akşam bile birdenbire başka bir anlam kazanıyor.
Sen en son ne zaman, hiçbir amacı olmayan bir molayı kendine suçluluk duymadan verdin?
İçeriğimi kaynak gösterip paylaşabilirsin. Güncel paylaşımlarım için Instagram sayfamı takip et.